Tarih boyu gezginlerin ilgi odağı olan Turizmin göz bebeği kent Sardes , Ege’yi Türkiye’nin iç kesimlerine bağlayan önemli bir rota üzerinde; Tmolos dağı eteklerinde , Hermos ovasında kurulmuştur. Altın kumlu bir nehir kıyısında yer alır. Bu etkileyici altın kumlu nehir Mitolojik olaylara konu olmuştur. Antik tarihin babası Heredotos kitabında bu nehre değinmektedir;

Gökyüzü maviden griye dönene kadar kâh ağaçlarla konuşa konuşa, kâh dans ederek ilerlediler. Bölgenin üzümlerinden yapılmış şarapların sonu gelmiyordu. Lydia’nın dağlarında yorgun düşen yassı burunlu, koca göbekli, çirkin ve yaşlı Silenos, işte yine körkütük sarhoştu. Bir ağacın altına kıvrılıp sızdığında arkadaşları gözden kaybolmuştu bile. Silenos, sıradan biri değildi; şarap ve dansla özdeşleşen Dionysos alaylarının simgesiydi, Dionysos tanrıyı yetiştirdiği söylenirdi ve en önemlisi akıllı, bilge bir satyr’di*. Yani bedeninin üstü insan, altı teke olan bir doğa cini…

Onu bulan köylüler sıkıca bağlayıp Kral Midas’a götürdüler. Midas onu görür görmez tanıdı, on gün on gece sarayında ağırladı, yedirdi, içirdi. Sonra da tanrının huzuruna getirdi.    Midas’ın Silenos’u himaye etmesine çok sevinen Dionysos, “Dile benden ne dilersen” dedi krala.

Frigya Kralı bir an düşündükten sonra “Her dokunduğum altın olsun” dedi.  Pişman olunca da Dionysos tanrının karşısına çıktı, yalvardı, yakardı. Tanrı ona “Sardes’e git” dedi,”Paktolos Çayı’nın kaynağına çık ve burada ellerinle başını yıka.”                                 

Tanrının dediğini yaptı ve bütün efsunundan sıyrıldı.

O gün bugündür Paktolos’un, yani Sart Çayı’nın alüvyonları altın pulları sürüklüyor..

Heredotos kentle ilgili bir çok hikayeden bahsetmektedir. Onlardan bir tanesi de etkileyici bir aşk hikayesidir;

        ‘’Oikhalia kentinin kralı Eurytos, ok atmakta kimsenin kendisiyle yarışamayacağını iddia eder. Kendisine o denli güvenir ki, ok atmakta kendisini geçecek kişiye biricik kızı  Iole’yi verecegini söyler. Kahramanimiz Herakles yarışır kral Eurytos’la. Ve yener krali o atmakta. Ne var ki kral sözünde durmaz. Biricik kizini da vermez  Herakles’e. Öfkelenen öfkelenince de gözü hiçbir seyi görmeyen Herakles, kralin dört oglundan en çok sevdigi Iphitos’u öldürür.

 Herakles, hiçbir suçu olmayan Iphitos’u öldürmenin üzüntüsüne, bu üzüntünün agirligina dayanamaz. Tapinaga gidip, bilicilere sorar, bu suçtan arinmak için ne yapmasi gerektigini.
Biliciler, kölelik yapacaksin, üç yil, gece gündüz ne derse yapacaksin sana sahip olan kisi, derler. Böyle baslar dokuz kafali korkunç Lerna ejderini öldüren Herakles’in köleligi. Sahibi güzel Lidya kraliçesi dul Omphale ne derse yapar. Söylenceler, bu köleligin Herakles’i pek üzmedigini, tam tersine bu zaman dilimi içinde çok güzel günler geçirdigini, ondan sonraki yasaminda Lidya’nin baskenti Sardes’te geçen günlerini özlemle andigini söylerler.

 Herakles, oturur kraliçenin dizi dibinde. Günleri, geceleri birlikte geçer; hep gözgöze, dizdize. Kadin elbiseleri giyer, Herakles. Hem de gözalici renklerde. Ip büker, gergef isler kraliçeyle birlikte. Kirlara çikarlar, Bozdag’in kekik, nane ve hayit kokulu koyaklarina. Çevresini zakkumlarin süsledigi, suyunda, kumunda altin piriltilar balkiyan Sartçayi’nda yikanip, serinlerler Omphale, kraliçe de olsa, önünde sonunda bir kadindir, hem de güzel bir kadin. Herakles, köle de olsa, bir erkektir, hem de güçlü kuvvetli bir erkek. Ve severler birbirlerini.

 Sardes’in üzerinde yükselen Bozdag unutulmaz bir aska tanik olur. Bugün bile  Bozdag’in tepelerinden gümüs bir yaban keçisinin sekerek inmesini andirircasina küçük selaleler olusturarak akan Sartçayi’nin “Herakles, Herakles diye; kiyisindaki zakkum ve hayitlarin ise, ‘Omphale, Omphale’ diye bagirdigi söylenir…’’

Kent M.Ö 7. Ve 6. Yüzyllarda Lydia Devletinin Başkenti olarak taçlandırılmıştır. Güçlü yöneticiler ve fethedilen topraklarla büyüyen imparatorluk dünyanın ilk sikkesini darp etmiştir. Lydia Devleti o dönemlerdeki ihtişamını yüzyıllar boyu korumuş ve görenleri kendisine her zaman hayran bırakmıştır. Antik ve yakın geçmiş zaman seyyahları bu topraklara geldiklerinde büyülenmişler ve bunları yazıya dökmüşlerdir.

19. yüzyılın başlarında Raymond Chandler şöyle yazmıştı:

‘’Sardeis’e gelmeden önce, ovanın karşı tarafında bazıları çok uzaklardan görülebilen birçok tepecik vardır. Bize bunların arkasında bir göl olduğu söylendi ve biz de ziyaret etmeye karar verdik… [Biz] sırtın arkasında, batıya doğu uzanan ve antik çağda Gygaea olarak bilinen göle ulaştık. Göl çok büyüktür ve balık kaynar. Rengi ve tadı sıradan bir gölet suyu gibidir; üzerinde sazlar yetişir. Birkaç kuğu ve kuğu yavrusu ve birçok su kuşu özellikle de sürüler hâlinde uçan ya da göl üzerinde ilerleyen martıya benzer bir tür gördük. Bunlar beyaz renklidir, ama başları tamamen siyahtır.’’

Kent Pers hakimiyeti altına girdiğinde de önemini yitirmemiştir. Önemli bir satraplık merkezi ve Anadolu’nun başkenti olarak tarih sahnesinde önemli bir konuma sahip olmuştur. Büyük iskenderin gelişi ile beraber kent Hellenistik Krallıklara dahil edilmiş ve Seleukos imparatorluğunun batı başkenti halini almıştır. Bu dönem kent için oldukça önemlidir. İhtişamı ile günümüzde dahi görenleri etkisi altında bırakacak Artemis Tapınağının ve tiyatronun inşası bu dönemde başlamıştır.

Kent Roma Dönemi içerisinde ‘’Roma Barışı ‘’ altında gelişmiş ve dönemin refahı ile kente birçok mimari yapı eklenmiştir. İmparatorluk kültüne ait bir tapınak, devasa boyuttaki hamamlar , stadyum, su kemerleri ve diğer kamu yapıları ile donatılmıştır.

Geç Roma Döneminde inşa edilmiş olan Sinagog ise antik dünyanın bilinen en büyük Sinagogudur.

Var olduğu her dönemde gezginleri büyüleyen kent Sardes ,siz modern gezginlerin zamanda yolculuk yapmasını sağlayacak bir atmosfere sahiptir. Siz de 21. Yüzyıl gezgini olarak mutlaka bu etkileyici kenti gezerek yaşamalısınız. Belki de yüzyıllar sonra bahsedilecek birkaç hikaye de siz yazarsınız.

Keyifli yolculuklar…

Ecem MENGENECİ